Gerçek Kahramanlar,Hikayeler,İlginç Bilgiler

  • Hayırlı olsun :thumbup: Elimden geldiğince bir şeyler ekleyeyim buraya,diğer arkadaşlar da katkıda bulunur :thumbup:
    Bu konuya ilginç bilgiler de atarım arada,yada atarız hep beraber ^^

  • Eski arşivimden hemen ekleyeyim..Gerçek kahramanın hası da böyle atalarımızdır,Allah mekanlarını cennet eylesin
    BAŞLAYALIM BAKALIM BAKALIM


    AZMAN DEDE
    Azman Dede Balıkesir`de son gömdüğümüz Çanakkale gazisi İvrindi'nin Mallıca köyünden 104 yaşında Azman Dede idi. Gençliğinde iki metreyi aşkın boyu,dev görünümüyle
    insan azmanı sayılmış herkes ona azman demeye
    başlamış,soyadı kanunu çıkınaca da Azman soyadını almıştı. Esas ismi adeta unutulmuştu.Yıllar önce bir yerel araştırma
    sırasında Mallıca köyü kahvesinde kendisiyle görüştüm. Kulakları ağır işitiyordu. Köylülerden biri yardımcı oldu. Benim sorduklarımı kulağına bağıra bağıra söyledi.
    Onun sesine alışkın olduğundan anladı. Sordukları mı cevapladı . Söz Çanakkale`ye geldiğinde o koca ihtiyar sarsıla sarsıla, hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı.
    Kendi zor duyduğu için kan çanağına dönen gözleriyle bize de duyurmak için bağıra bağıra anlatmaya başladı : -"Bir hücum sırasında bölük erimişti.
    Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı siperleri takviye için istediğimiz askerler geldi. Hepsi askere alınmış gencecik insanlardı.
    Ama içlerinde daha çocuk denecek yaşta üç-dört asker vardı ki hemen dikkatimizi çekti. Bölüğü düzene soktum.Yüzbaşı gelenlerle tek tek ilgileniyor, karanlıkta
    el
    yordamıyla üstlerini başlarını düzeltiyor, sabah yapılacak olan süngü hücumuna hazırlıyordu..
    Sıra
    o çocuklara geldiğinde, o cıvıl cıvıl şarkı söylerek gelen çocuklar birden çakı gibi oldular. Yüzbaşı sordu; "Yavrum siz kimsiniz?",içlerinden biri;
    Mektebi Sultani talebeleriyiz Vatan için ölmeye geldik!.." diye cevap verdi. Gönlüm akıverdi o çocuklara. Bu savaş için çok küçüktüler. Daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı.
    Onlarla ilgilendim. "Mermi böyle basılır. Tüfek şöyle tutulur. Süngü böyle takılır. Düşmana şöyle saldırılır!.." diye. Onları karşıma alıp bir bir gösterdim.
    Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha kadar talim yaptık.Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik. Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca hep yaptıkları gibi
    düşman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya başladı lar. Yer gök top sesleriyle inliyordu.Her mermi düştüğünde minare gibi alevler yükseliyor birgün önce ölenlerin
    kol, bacak, el, ayak gibi parçaları havaya kalkan toprakla siperlere düşüyordu. Mermiler üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu.
    Siperler toz duman içinde kalmıştı. Bir ara yüzbaşı "Azman yandık!.." diye siperin köşesini işaret etti. O şarkı söyleyerek sipere gelen, sanki çiçek toplarm ış gibi neşeli olan
    o çocuklar siperin bir köşesinde sanki bir yumak gibi birbirine sarılmış tir tir titriyorlardı. Çocuklar harbin gerçeği ile ilk defa karşılaşıyorlardı,ürkmüşlerdi.
    Yüzbaşı yandık demekte haklıydı. Muharebede bir ürküntü panik meydana getirebilirdi. Tam onlara doğru yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye başladı!..
    Annem beni yetiştirdi bu yerlere yolladı Al sancağı teslim etti Allah'a ısmarladı Boş oturma çalış dedi hizmet eyle vatana Sütüm sana helal olmaz saldırmazsan düşmana
    Baktım hemen biraz sonra ona bir arkadaşı daha katıldı. Biraz sonra biri daha... Marş bitiyor yeniden başlıyorlar. Bitiyor bir daha söylüyorlar.Avaz avaz!..
    Gözleri çakmak çakmak... Hücum anı geldiğinde hepsi süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış dişler kenetlenmiş bekliyorlardı .
    O an geldi. Birden yüzbaşı "Hücum!.."diye bağırdı. Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay cephenin her yerinden fırladık.
    İşte tam o anda, tam o anda, o çocuklar kurulmuş gibi siperlerden fırlayıverdiler. İşte o an. Tam o an bir makinalı yavruları biçiverdi. Hepsi sipere geri düştüler.
    Kucağıma dökülüverdiler.Onların o gül gibi yüzleri gözümün önünden gitmiyor.
    Hiç gitmiyor!.. İşte ben ona ağlıyorum, o çocuklara ağlıyorum!.."Azman dede ağlıyordu. Ben ağlıyordum.
    Kahvede kim varsa ağlıyordu.Kahveci gözyaşları içinde bize çay getirdi.
    Eğildi;"Azman dede hep ağlar. Niye ağladığını bugün ilk defa anlattı
    ."
    Dedi.
    Alıntıdır.

  • Belki çoğumuz bu sözün nereden geldiğini bilir.Bilmeyenler de öğrenmiş olur.Allah herkeze Halilibrahim bereketi nasip etsin,diyelim yazımızı okuyalım :thumbup::thumbup:

    HANİ DERLER YA HALİL İBRAHİM BEREKETİ
    Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış....
    Büyüğü Halil....
    Küçüğü ise İbrâhim...
    Halil, evli çocuklu.
    İbrahim ise bekârmış...
    Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin...
    Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş.. Bununla geçinip giderlermiş...
    Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı. İkiye ayırmışlar....
    İş kalmış taşımaya....Halil, bir teklif yapmış :
    İbrahim kardeşim ; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle. - Peki abi demiş İbrahim...
    Ve Halil gitmiş çuval getirmeye....
    O gidince, düşünmüş İbrahim:
    - Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine Böyle demiş ve, Kendi payından bir miktar atmış onunkine...
    Az sonra Halil çıkagelmiş.
    - Haydi İbrahim...! Demiş, önce sen doldur da taşı ambara. Peki abi...!
    İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola..
    O gidince, Halil'i düşünür bu defa: Der ki:
    - Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var. Ama kardeşim bekâr. O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek. Böyle düşünerek, Kendi payından atar onunkine birkaç kürek.....
    Velhasıl , biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine. Bu, böyle sürüp gider.....
    Ama birbirlerinden habersizdirler.
    Nihayet akşam olur. Karanlık basar. Görürler ki, bitmiyor buğdaylar. Hatta azalmıyor bile....
    Hak teala bu hali çok beğenir.
    Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki ...Günlerce taşır iki kardeş bitiremezler. şaşarlar bu işe...
    Aksine çoğalır buğdayları. Dolar taşar ambarları.
    Bugün "Bereket" denilince, bu kardeşler akla gelir.
    Bu bereketin adı : Halil İbrahim bereketidir...





    ALLAH HEPİNİZE HALİL İBRAHİM BEREKETİ VERSİN :thumbup::thumbup:
  • Bir gerçek kahraman bir gerçek hikaye daha paylaşayım..
    Murat Bardakçı'yı tanırsınız mutlaka,peki babası İlhan Bardakçı'yı?
    Okuyunca hem "vayyy bee" diyeceksiniz,hemde iç geçirip üzüleceksiniz
    :/:/
    IĞDIRLI HASAN ONBAŞI 57
    İlhan BARDAKÇI dan IĞDIRLI HASAN ONBAŞI 57 yıldır Mescid Ül Aksa nöbeti !!

    Osmanlı ordusu Kudüs'ten çekilirken(9 Aralık 1917) Mescid-i Aksa'yı koruması
    için nöbetçi bırakılan Onbaşı Hasan'ın yürekleri titreten öyküsü...

    Tam 57 yıl nöbetine sâdık kalan Osmanlı askerini, merhum tarihçimiz
    İlhan Bardakçı 1972 yılının 12 Mayıs günü Mescid-i Aksa'nın
    merdivenlerinde görür ve yıllar sonra bu inanılmaz karşılaşmayı kaleme
    alır. Sayesinde haberdar olduğumuz canlı tarih âbidesini şöyle dile getirir rahmetli tarihçimiz:

    O’na Mescid Ül Aksa'da Rastladım.

    Mevki: Kudüs.

    Mekân: Mescid ül Aksa.

    Tarih: 21 Mayıs 1972 Cuma.

    Ben ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri
    rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz.

    Kudüs Kapalı Çarşısı'nda rüzgâr gibi dolanan entarili
    kahvecilerin ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü,
    önünüze çıkan kapı sizi Mescid ül Aksa'nın önüne
    kavuşturur. Mir'ac mucizesinin soluklanıldığı ilk Kıble'mize
    yani... Hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki, hâlâ bizim
    lâkabımızla anılır. "12 bin şamdanlı avlu" derler oraya.
    Yavuz Selim 30 Aralık 1517 salı günü Kudüs'ü devlete
    katmıştır da, ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda
    kılar. Kendisi ve bütün ordu beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12
    bin şamdan... O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş
    merdiveni adımladınız mı, o mukaddes Mescid'in bağdaş kurduğu
    ikinci avluya ulaşırsınız.

    O'nu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy.
    İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi. Palto?.. Hayır,
    kaput, pardesü veya kaftan? Değil. Öyle bir şey, işte.
    Başındaki kalpak mı, takke mi, fes mi? Hiçbirisi değil. Oraya
    dimdik, dikilmiş. Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni
    kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüzbinlerce çizgi, kırışık
    ve kavruk bir deri kalıntısı.

    Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Yusuf var.
    Bizim eski vatandaşımız. İstanbullu. "Kim bu adam?" dedim.
    Lâkaydi ile omuz silkti. "Bilmem," diye cevap verdi. "Bir meczub
    işte. Ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi,
    hâlâ duruyor ya... Kimseye bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi
    görmez."

    KAN MI ÇEKTİ NEDİR?

    Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe
    "Selâmünaleyküm baba" dedim.
    Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle
    çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana,
    bizim o canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi:

    - Aleykümüsselâm oğul...

    Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm...

    - Kimsin sen, Baba? dedim.

    Anlattı ki, ben de size anlatacağım.

    Ama evvelâ biliniz. O canım Devlet çökerken, biz Kudüs'ü 401
    yıl 3 ay 6 günlük bir hâkimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9
    Aralık 1917 Pazar günüdür. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş,
    çekiliyor, Devlet, zevalin kapısında. İngiliz girinceye kadar
    geçen zaman içinde yağmalanmasın diye oraya bir ardçı bölük
    bırakırız. Âdet odur ki; kenti zabteden gâlip, âsâyiş görevi yapan
    yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz.

    Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım.

    - Ben, dedi, Kudüs'ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan
    ardçı bölüğünden...

    Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri
    ateşler gibi zımbaladı:

    - Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8.
    Bölük, 11. Ağır Makinalı Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan'ım...

    Yarabbi. Baktım, bir minâre şerefesi gibi gergin omuzları
    üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi...

    Ellerine bir kerre daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı:

    - Sana, bir emânetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emâneti
    yerine teslim eden mi?

    - Elbette, dedim, buyur hele...

    Konuştu:

    - Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı'na düşerse... Git,
    burayı bana emânet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa
    Efendi'yi bul. Ellerinden benim için bus et (Öp). O’na de ki...

    Sonra, kumandanı olduğu takımın makinalısı gibi gürledi:

    - O'na de ki, gönül komasın. O’na de ki, "11. makinalı takım
    Komutanı Iğdır'lı Onbaşı Hasan, o günden bu yana,
    bıraktığın yerde nöbetinin başındadır.
    Tekmilim tamamdır kumandanım" dedi dersin...

    Öleyazdım.

    Sonra yine dineldi(doğruldu). Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı
    gözleri ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun
    serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin
    başında idi. Tam 57 yıl kendisini unutuşumuzdaki nâdanlığımıza
    rağmen devletine küsmemişti…

    YILLAR SONRA

    Bu hatıramı, TV'deki uzun dizimin birisinde anlattığım vakit,
    zamanın Genelkurmay Başkanı beni aramıştı. "Bu aziz askeri
    bulmak için" aracı olmamı istiyordu. Hasan Onbaşı bizdendi... O
    halde unutulmak kaderi idi. Öyle de oldu zaten. Aramadık ki,
    bulalım.
    Bulunamazdı zaten. O ki, göklere başvermiş bir ulu selvi idi. Ve
    bizler ki, başımızı kaldırmış olsak bile, uzandığı feza
    ufkuna yetişemeyecek cılız otlara dönüşmüştük. Biz, sadece
    unuturduk. Unuttuğumuz diğerleri gibi o nöbet noktasındaki elmas
    mânâyı da unutmuştuk... Bilmem şu an ne yapıyorsunuz sevgili dostlar. Ben sizlere Onbaşı Hasan’ı takdim ederim



    Evet arkadaşlar,bizde Allah bir,öz,söz birdir :thumbup: